Kötü niyet olmadığına kani olmak zor. Drama nedir bilmeyeceksiniz, belgesel nedir bilmeyeceksiniz, kamera kullanımını bilmeyeceksiniz.. Atatürk'ü tam kavramamış olacaksınız ve "Atatürk belgeseli yaptım" diyeceksiniz!!! ????
Sinema sanatı ve tekniği açısından kritiği Mustafa Altıoklar'ın yazısında okunmalı. Diğer bilumum ÇOK bilgilendirici değerlendirmeler için Bkz. Turgut Özakman'ın yazı dizisi, Cumhuriyet Gazetesi, 9 Aralık 2008'den itibaren.
“Mustafacan” HAKKINDA HERŞEY… Mustafa Altıoklar
Can’ı tanırım… Uzun yıllara dayanan bir sevgi vardır aramızda -sanırım karşılıklı-. Bilirim ki Can’ın içinde kötülük yoktur. Şâirin dediği gibi, “vallahi yoktur”… Mes’ele, sinema dilini bilmemesinden kaynaklanmaktadır. Sinemanın öyle bir dili vardır ki kendine özgü, “şeytan ayrıntısında gizlidir” o dilin. Bilebilseydi Can, şeytanın gizlendiği sinematografik ayrıntıları, adım kadar eminim ki düşmezdi sâfiyetin tuzaklarına, “Mustafa”da düştüğü gibi. Ne sevgi dağlarının doruklarındaki pamuklu tahtından olurdu, ne de ülkenin gündemi saçma sapan savunmalara karşı, saçma sapan savunmalarla işgal edilirdi.
“Mustafa” vizyona girdiği andan itibâren, gerek seyircilerin, gerekse yazarçizerlerin kopardığı fırtına çerçevesinde sâdece belgesel içeriğiyle değerlendirilmiş, eleştirilmiştir. Bir başka deyişle değerlendirme “yarım” yapılmıştır. Çünkü sinematografik estetik bir filmin izleyende bıraktığı “tortu”nun esas belirleyicisidir. Can Dündar’ın “Mustafa” adlı belgesel filmi de her biyografik belgeselde olduğu gibi, iki ana başlıkla analitik mercek altına alınmalıdır.
(I) Sinematografik Estetik
(II) Belgesel İçerik
(I) Sinematografik Estetik.
“Tortu” bir filmin seyircide bıraktığı duyguların toplamıdır. Salondan çıktığımız anda hâfıza süzgecimizin deliklerinden geçip giden ses ve görüntü parçacıklarından artakalanların toplamıdır. Aynı senaryodan iki ayrı yönetmen tarafından çekilen filmler, aynı seyirci grubuna gösterilse, bıraktıkları tortular farklı olacaktır. Yâni, konu ve seyircinin değişmediği durumda, tortunun belirleyicisi yönetmenin sinematografisidir. Peki, nedir sinematografi? Sinematografi, bir filmin dilidir, dilbilgisidir ve yönetmenin kamerayı, ışığı, mekânı, dekoru, oyuncuyu, ses efektlerini, müziği, kurguyu işleme biçimiyle belirginleşir. Kamerayı örneğin, hareketli veya durağan kullanmak bile aynı konuda iki ayrı film dili oluşturur. Yâhut filmin hâkim renginin kırmızı veya mavi olması iki ayrı sinematografi demektir. Farklı tortular bırakır izleyende. Aynı filme kilise müziği koyarsanız başka, türkü koyarsanız bir başka tortuyla çıkmasına neden olursunuz seyircinin salondan. İşte “Mustafa” ile ilgili kopan vaveyla, tam da buradan, yönetmeninin sinematografik seçimlerinden kaynaklanmaktadır. Şimdi bu çerçevede, “Mustafa”nın sinematografik değerlendirmesini yapalım.
1. Kamera Kullanımı: Yönetmen, sinematografik anlatımın en belirleyici parametresi olan kamera kullanımını, Atatürk’ü canlandıracak oyuncunun yüzünü görmemek üzerine kurmuştur. Kamerayı, ya Atatürk’ün “amors”una ya da onun “bakış açısı”na yerleştirmiştir. “Amors”, kameraya arkası dönük duran oyuncunun ensesinden bir parçayı çerçevenin içine ve ön plâna alarak, omzunun üzerinden yapılan çekimlerdir. “Bakış açısı” adını verdiğimiz kamera pozisyonunda ise, kamera, oyuncunun gözü gibi yerleştirilir. Bu kamera pozisyonuna “öznel kamera” da denmektedir. Karanlık bir odada iki saat boyunca “amors” ve “öznel” kamera pozisyonlarının seçimi nedeniyle hakkında pek çok şey söylenen bir kişinin yüzünü görmeden izlenen filmlerin seyircide bıraktığı duygu tortusu tek kelimeyle özetlenebilir: “huzursuzluk”… Bu nedenle amors ve öznel kamera pozisyonları, gerilim ve korku sineması türlerinin asal olarak seçtiği kamera pozisyonlarıdır. “Mustafa”da yönetmenin kamera kullanım seçimi, seyircide huzursuzluk ve gerilim duyguları yaratan bir üslûptan yana olmuştur.
Seyirci, empati kurduğu film kahramanının olaylar, veya söylemler karşısındaki tepkilerini, yüzünde görerek rahatlamak ister. Oysa gerilim duygusu isteyen filmler, seyircinin rahatlamasını istemez. Karakter, örneğin karanlık bir koridorda yürür ancak kamera onun gözüdür. Bu çekimi perdede izleyen seyirci, sahne boyunca, yüzünü bir görse rahatlayacaktır ama yönetmen, onu gergin tutmak istiyorsa mümkün olduğunca göstermez o yüzü seyirciye. Çünkü o koridorda yürüyen “kötü adam” dahi olsa, yüzü “insandır”. Gözleri vardır ve gözler ruhun aynasıdır. Hele “insan”ı anlatmak için yola çıktığını iddia eden bir filmde, kahramanın gözlerini, yâni insanî duygularını göstermeniz şarttır. “Mustafa” filminde ise yönetmen, Atatürk’ün “arkasından” konuşmuştur. Sonuç olarak filmden çıkan seyirciler, gerilim filmlerinin tüm sinematografik elemanlarıyla bombalandıktan sonra içlerinde kabaran huzursuzluk, rahatsızlık ve gerginlikle terk ettiler sinema salonlarını ve fakat bu duygu tortularının, “sinematografik” kaynağını bilmedikleri için, filme dâir oluşmuş olan “negatif” enerjilerini, filmin içindeki kimi altı çizilen mesellere tahvil ettiler. Kimi “Atatürk’ün boyunu kısa göstermişler.” dedi, kimi “korkak göstermişler…” kimi “o kadar rakı içmiyordu, şu kadar içerdi” dedi, kimiyse “bu dönemde zamanı mıydı…?” Aslında pek çoğu çocukça olan bu tepkiler, yönetmen tarafından ustalıkla maniple edildi ve “kullanıldı”. Bu belgesel içerik mesellerini bir sonraki yazıda tartışacağız. Şimdi “Mustafacan”ın sinematografik değerlendirmesine dönelim.
2. Controlling Idea: … beni unutmayınız… güzel, çok güzel bir seçim. Hayatını bir ulusun özgürlük ve refahına adamış bir kahramanın biyografisini anlatmak için çok güzel bir controlling idea… (henüz controlling idea yerine Türkçe doyurucu bir terim bulamadım, çalışıyorum, yardımlara müteşekkir olurum… Şu mânâyı ifâde etmek için kullanılan bir terimdir controlling idea: filmin, ana fikir kavramının tanımlamaya yetmediği çekirdeği, DNA’sı, zerresi, film bir bütünse, o bütünün tüm özelliklerini taşıyan en küçük bölünemez birimi, atomu, en el Hakk’ı, …)
3. Senaryo: Maâlesef ortada bu controlling ideadan yola çıkan bir senaryo yok. Sâdece Can’ın öznelinde şekillenmiş bir biyografik kırpıntılar dizini var. Belgesel dahi olsa dramanın 2500 yıldır değişmeyen kalıpları vardır ve bunlara uymazsanız hikâye anlatamazsınız. Mustafa’da senaryoyu senaryo yapan özelliklerden; tetikleyici olay yok, asal çatışma yok, dönüm noktaları yok, küçük sekans zirveleri yok, hikâyeyi zirveye taşıyan büyük kriz yok ve nihayet unutulmayacak bir finâl yok… Bunların olmadığı yerde bir film senaryosundan bahsedemeyiz.
4. Kurgu: Mustafa’da sıradan bir televizyon belgeseli kurgusundan daha öte bir kurgu anlayışı yok. Üstelik var olan televizyon kurgusu, senaryodaki yoklar nedeniyle, düz ve cansız akmakta. Filmin kurgusu, hikâyenin ölüm döşeğindeki kahramanının, “bırakalım her şeyi, gidelim buralardan Âfet” deyişiyle başladıktan sonra bir büyük flashback (geridönüş) yapıp, Atatürk’ün doğumu ve çocukluğuna geri sıçrıyor ve devamında kronolojik bir düz çizgi izleyerek bir hayatı anlatıyor ve finâlde aynı noktaya dönerek kahramanın ölümüyle bitiyor. Çok sevdiğim bir kurgu yöntemidir bu. Ancak, burada da sinematografik seçimin içeriği nasıl etkilediğini göreceğiz şimdi… Duvardaki resimden başlayıp, duvardaki resimde bitirmeyi enfes bir kurgu olarak saptamış olan yönetmen, aslında bir biyografiyi anlatan filmin bittiği yerin, pekâlâ kahramanının öldüğü sahne olduğunu biliyor. 10.Kasım.1938, saat 9:05 Atatürk ölür… Biyografik bir belgeselin finâli budur. Ancak Can, senaryosunun “controlling idea”sını Atatürk’ün “beni unutmayınız” sözünden etkilenerek, yalnızlıktan ve unutulmaktan çok korktuğu vehmi üzerine bina ettiği için ölümle biten bu büyük finâli kullanamazdı. Çünkü 10.Kasım.1938, 9:05’te gerçekte yaşanan, “beni unutmayınız” diyen kahramanın hiç unutulmadığını, unutulmayacağını dosta düşmana bangır bangır gösteren bir siyah beyaz büyük üzüntü belgeseli, Mustafacan’ın, Atatürk’ün yalnız öldüğü tezinizi çürütürdü. Yüz binlerin hançerelerini yırtarak 1938, 10 Kasımı’nda ağladığı siyah beyaz belgesel filmi, onca arşivler kimselere nasip olamayan bir güven ve samimiyetle açılmış olan bir belgeselcinin atlaması beklenebilir mi? Atlarsa af edilmeyi bekleyebilir mi? Çünkü o belge, Atatürk’ü içkisine, insanî zaaflarına, osuna busuna bakmadan katışıksız bir sevgiyle seven milyonların resmidir. Atatürk’ün unutulmadığının resmidir. “Beni unutmayınız” sözünü controlling idea olarak seçen yönetmen öyküsünü, unutulmamanın o büyük resmiyle bitirseydi eğer, ne drama kurallarını, ne de bir büyük hayatı harcamış olurdu. Olsa olsa Batı’dan gelecek sahte ve üstten bakan “aferin ufaklık” alkışlarından olurdu…
5. Müzik: Bir filmin müziği de, diğer sinematografik parametreler gibi filmin controlling ideasını temsil edebilmelidir. Yâni, müziğin DNA’sı da filmin DNA’sıyla aynı kodları taşımak zorundadır. Aksi hâlde film başka yere, müzik başka yere gider. Bregoviç’in Mustafa için yaptığı müzik de bu alâkasızlıktadır. Atatürk’ün, Mustafa olduğu günlerden beri seçimi değildir kuzey batı Balkan romanlarının müziği… Bregoviç’in enayi zannettiği Türkiye insanları için ise epeyce tanıdıktır filmin ana teması aslında… Çingeneler Zamanı filmi için düzenlediği (bestesi anonim balkan romanlarının folk müziğidir) “Hıdırellez”in arpejleriyle azıcık oynayıp, ölçeğini biraz değiştirerek, kendinden araklayıp çakması, Atatürk’ün müziği değildir, hâttâ saygısızlıktır. Diğer yandan finâl müziği ise tam bir felâkettir. Finaldeki müzik, yine filmin anlattığı kahramanın DNA’sıyla aynı kodlarda değildir. 5.sınıf berbat bir oratoryo, seyircinin kulaklarını ve ruhunu tırmalayarak bitirir filmi. Ancak –amaç buysa ki inanmam Can’ın böyle bir amaç taşıyacağına- amacına ulaşmıştır. Kamera kullanımındaki, gerginlik ve huzursuzluk yaratan tortuyu perçinleyen bu müzik, salondan çıkan çocuklarda hayatları boyunca Atatürk sözünü duyduklarında unutamayacakları bir bilinçaltı korkusu yaratmıştır ki Can işte burada başarılıdır, Atatürk’ün vasiyetini yerine getirmiş ve unutulmamasını sağlamıştır.
6. Finâl: Bir filmin finâli, kendinden önceki iki saatten seyircide kalmasını istediği tortunun vücuda gelmiş hâlidir. Controlling idea’nın, ne demek istediğini açıkladığı yerdir. Mustafa’nın finâlinde ise şu vardır: “Beni unutmayınız” önsözüyle başlayan film, “gidelim buralardan Âfet” son sözüyle bitmektedir. Yâni, unutulmamak için yola çıkmış bir adamın, yaptıklarından pişmanlık duyarak, “çekip gidelim buralardan” demesiyle bitmektedir film. Finâlde, dünyanın saygı duyduğu, bir ulusun arkasından öldüğü bir adam değil, bir kaybeden zavallı karakter vardır.
Umarım anlaşılmıştır, seyircinin “Mustafa”ya neden kızdığı. Yoksa mes’ele ne Atatürk’ün içki içmesidir, ne karanlıktan korkması… Bunlar zâten anaokulundan başlayarak her Türkiye vatandaşının gayet iyi bildiği özelliklerdir. Mes’ele, filmin sinematografik seçimleriyle bizde bıraktığı tortudur. O tortu da filmin afişinde net bir şekilde “tek karede” vücut bulmuştur.
Filmin afişinde, önüne bakan, rüzgârla savrulmuş, dağınık, yaşlı bir adam vardır. Arkasında da yarım yamalak bırakılmış boş bir bozkır şehri, yüzünde ağır bir pişmanlık ifâdesi…
Başka söze ne hâcet Can’ım…Sana kızanlara kızmaya hakkın yok…Ama bilirim içinde kötülük yoktur,vallahi yoktur…Ama olmaz ki…Böyle de yatılmaz ki…Saygılarımla
SON SÖZ: Yukarıda anlattığım sinematografik nedenlerle “Mustafa” tortu olarak huzursuzluk, rahatsızlık, gerginlik bırakmıştır seyircide geriye, film bitip de salondan ayrılırken… Sevmek üzere gittiği liderini anlatan filmden, bu olumsuz duygu tortularıyla çıkan seyirci, stresinin gerçek nedenini bilemeden, kızgınlığını filmin kimi sahnelerine tahvil etmekten başka ruhunun sızısını dindirecek ilâç bulamamıştır. Bu nedenle, bir sonraki yazımda, “Mustafa”nın belgesel içerik olarak bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde içine düştüğü tuzakları ve seyircinin kızgınlığını tahvil ettiği meselleri inceleyeceğiz.
Mustafa Altıoklar
Film Yönetmenleri Derneği
Yönetim Kurulu başkanı
Tüketici köşesi linki
16 Aralık 2008 Salı
31 Ağustos 2007 Cuma
Bizimle Çalışır Mısınız?
Alışverişe çıktığınızda pek çok dükkanın, mağazanın vitrininde "Bizimle Çalışır Mısınız?" cümlesini görmek mümkün. Tabii ben imla olarak doğrusunu yazdım. Bunların içinde şimdiye dek - son aylarda - sadece tek bir yerde böyle imla bakımından doğru yazılmışını gördüm. İki kelimelik bir cümle ve iki imla hatası barındıracak biçimde yazabiliyorlar. Bravo yani. İlk hata, "misiniz"in birleşik yazılması - ki kural çok basit: "mi", "misin", "misiniz" ayrı yazilmalı. Ayrı yazılması gereken "de" ve "da"lar gibi bunlar da ayrı yazılmalı. Bu kural neden anlaşılmaz, kavranmaz ve doğru yazılmaz bilmiyorum. Oysa ilkokulda çok sıkı öğretiyorlar, gerçi sonra öğretmenler ve okul idaresinden gelen yazılarda da maalesef bir sürü imla (yazım) hatası görüyoruz... Savrukluk, dikkatsizlik, boşvermişlik her alanda. Öğrencilere model olacaklar oysaki!
İkinci olarak da - ki bu yeni çıktı, eskiden olmazdı -"Bizimle çalışır mısınız?" cümlesinin soru cümlesi olmasına karşın sonuna soru işareti konmaması. Hadi bunu hazırlayan işçi, ya da yazan eleman cahil, ama bu levhayı/kartonu alıp vitrine koyan mağaza yöneticisi de mi bu kadar cahil?? Bu kadar dikkatsiz? bu kadar vurdum duymaz????!!!! Esnaf lokantası vitrininden değil, sayısız şubesi olan, adı sanı duyulmuş marka veya markamsı mağaza vitrinlerinden söz ediyorum. İnsaf diyor insan.Yaşamın pek çok alanındaki kalitesizlik, iki kelimelik bir cümlede iki yazım hatası olarak karşımıza çıkıyor. Bu kalitede iş yapanların daha iyi işler yapmalarına olanak var mı?
İkinci olarak da - ki bu yeni çıktı, eskiden olmazdı -"Bizimle çalışır mısınız?" cümlesinin soru cümlesi olmasına karşın sonuna soru işareti konmaması. Hadi bunu hazırlayan işçi, ya da yazan eleman cahil, ama bu levhayı/kartonu alıp vitrine koyan mağaza yöneticisi de mi bu kadar cahil?? Bu kadar dikkatsiz? bu kadar vurdum duymaz????!!!! Esnaf lokantası vitrininden değil, sayısız şubesi olan, adı sanı duyulmuş marka veya markamsı mağaza vitrinlerinden söz ediyorum. İnsaf diyor insan.Yaşamın pek çok alanındaki kalitesizlik, iki kelimelik bir cümlede iki yazım hatası olarak karşımıza çıkıyor. Bu kalitede iş yapanların daha iyi işler yapmalarına olanak var mı?
Park Nedir? Belediyelerimizin Park Kelimesine Getirdikleri Yeni Anlam!
Park kelimesinin TDK sözlüğündeki açıklaması şöyle:
"Bir yerleşme merkezinde halkın gezip hava alması için düzenlenmiş ağaçlı ve çiçekli büyük bahçe".
Fransızca kökenli ve olasılıkla dünyadaki herkesin "park" dendiğinde anladığı ve gözünde canlanan şey, yeşil rengin hakim olduğu, çiçekli, ağaçlı, tabanı çim olan bir yerdir. Ancak bu sözcük, İBB ve ilçe belediyeleri tarafından gri, kupkuru, betondan oluşan bir yer olarak algılanıyor. Bunu anlamak çok zor. Ben Avrupa'da birkaç büyük şehir gördüm, hiç birinde betondan oluşan, çimin, çiçeğin, ağaç veya ağaççığın olmadığı, dolayısıyla yazın sıcağı daha bir artırarak yansıtan bir "park" görmedim. Yani böyle bir yere park denemez. Yeni bir sözcük gerekir. Ancak zaten orman ve bahçe fakiri olan ülkemizde ve şehirlerimizde park adı altında yapılan yerler neden insanların biraz soluklanacağı, ağaç gölgesi, çim kokusundan yararlanacağı, hatta mümkünse küçük havuz ya da göletler kapsayan yerler değildir? Avrupa'da birkaç apartmanın arasında ya da bir sokağın köşesinde minicik bir boşluk varsa, çim dikip, çiçeklerle süsleyip hatta minicik havuzlar koyarak yapılmış estetik harikası, fotoğrafını çekmeye doyamadığınız bahçeler, parklar gördüm. Park, bahçenin büyüğü, tanımdaki gibi. Bunlara da küçük ya da büyük yapma göller koyuyorlar.. içlerinde ördekler, kuğular... Gelgelelim bizde ne işlevsellik ne de estetik anlayışı görmek mümkün. Örneğin Şişli Camii yanındaki "park" denen gri, tabanı taş, dümdüz, kuru, yazın çok sıcak, koskoca bir yer var. Diğer "park"larımız gibi!!!! Buraya ne kadar şahane bir park yapılabilir oysa. Ya haftalardır Levent Çarşı'da yapılmakta olan "park"lar???? Bizler de yeşil bir yer yapılacak sanarak mutlu olmuştuk. Üstelik ortadaki yeşil parkı söktüler, yerine daha güzelini yapacaklarına, zemini alelade, hiç bir özelliği, güzelliği olmayan kare taşlarla kaplanmış, benim beton dediğim türde "park" yapıyorlar.!!!!! Taşları da birbirlerine tam bitiştirebilseler keşke! Kimi tam bitişmiş kimin bitişmemiş, açık. Muntazam bir görüntü yok. Gayri muntazam. Hem park anlayışları yok hem de işçilik çok kötü. Sadece adı park. Ve sadece mevcut 2-3 ağacı kapsayan bir park... Uğur kırtasiyenin önündeki koskoca alan da keza. Ağaçların çevresine de akıl almaz kabalıkta beton kare çerçeveler yapılmış. Estetik duygusundan bu kadar yoksunluk olur! Milyonlar harcanacağına basit bir mahalle bahçıvanına bu işi verseler, çok daha güzeli ve gerçeği yapılırdı.
Yeşil, yani gerçek parklar insanlara nefes alma, gölgelenme olanağı sağlayan yerler olduğa kadar, estetik bir görünüm de sunarak gözümüzü, zihnimizi rahatlatırlar. Yeşilin, ağacın, insana ve doğaya faydasını anlatmaya gerek yok, herkesce malum. Bir tek belediyelerimiz hariç. Bu parkları çizen mimarlar, onaylayan "büyükler" hayatlarında hiç Türkiye'de ya da yurt dışında park görmemişler midir? Gerçekten meraktayım, böyle birini görsem ilk soracağım soru olacak. Fakat bizler de mahalleli ya da vatandaş olarak hiç bir şeye hiiiiiiç sesimizi çıkarmıyoruz. Her alanda kalitesizlik...
"Bir yerleşme merkezinde halkın gezip hava alması için düzenlenmiş ağaçlı ve çiçekli büyük bahçe".
Fransızca kökenli ve olasılıkla dünyadaki herkesin "park" dendiğinde anladığı ve gözünde canlanan şey, yeşil rengin hakim olduğu, çiçekli, ağaçlı, tabanı çim olan bir yerdir. Ancak bu sözcük, İBB ve ilçe belediyeleri tarafından gri, kupkuru, betondan oluşan bir yer olarak algılanıyor. Bunu anlamak çok zor. Ben Avrupa'da birkaç büyük şehir gördüm, hiç birinde betondan oluşan, çimin, çiçeğin, ağaç veya ağaççığın olmadığı, dolayısıyla yazın sıcağı daha bir artırarak yansıtan bir "park" görmedim. Yani böyle bir yere park denemez. Yeni bir sözcük gerekir. Ancak zaten orman ve bahçe fakiri olan ülkemizde ve şehirlerimizde park adı altında yapılan yerler neden insanların biraz soluklanacağı, ağaç gölgesi, çim kokusundan yararlanacağı, hatta mümkünse küçük havuz ya da göletler kapsayan yerler değildir? Avrupa'da birkaç apartmanın arasında ya da bir sokağın köşesinde minicik bir boşluk varsa, çim dikip, çiçeklerle süsleyip hatta minicik havuzlar koyarak yapılmış estetik harikası, fotoğrafını çekmeye doyamadığınız bahçeler, parklar gördüm. Park, bahçenin büyüğü, tanımdaki gibi. Bunlara da küçük ya da büyük yapma göller koyuyorlar.. içlerinde ördekler, kuğular... Gelgelelim bizde ne işlevsellik ne de estetik anlayışı görmek mümkün. Örneğin Şişli Camii yanındaki "park" denen gri, tabanı taş, dümdüz, kuru, yazın çok sıcak, koskoca bir yer var. Diğer "park"larımız gibi!!!! Buraya ne kadar şahane bir park yapılabilir oysa. Ya haftalardır Levent Çarşı'da yapılmakta olan "park"lar???? Bizler de yeşil bir yer yapılacak sanarak mutlu olmuştuk. Üstelik ortadaki yeşil parkı söktüler, yerine daha güzelini yapacaklarına, zemini alelade, hiç bir özelliği, güzelliği olmayan kare taşlarla kaplanmış, benim beton dediğim türde "park" yapıyorlar.!!!!! Taşları da birbirlerine tam bitiştirebilseler keşke! Kimi tam bitişmiş kimin bitişmemiş, açık. Muntazam bir görüntü yok. Gayri muntazam. Hem park anlayışları yok hem de işçilik çok kötü. Sadece adı park. Ve sadece mevcut 2-3 ağacı kapsayan bir park... Uğur kırtasiyenin önündeki koskoca alan da keza. Ağaçların çevresine de akıl almaz kabalıkta beton kare çerçeveler yapılmış. Estetik duygusundan bu kadar yoksunluk olur! Milyonlar harcanacağına basit bir mahalle bahçıvanına bu işi verseler, çok daha güzeli ve gerçeği yapılırdı.
Yeşil, yani gerçek parklar insanlara nefes alma, gölgelenme olanağı sağlayan yerler olduğa kadar, estetik bir görünüm de sunarak gözümüzü, zihnimizi rahatlatırlar. Yeşilin, ağacın, insana ve doğaya faydasını anlatmaya gerek yok, herkesce malum. Bir tek belediyelerimiz hariç. Bu parkları çizen mimarlar, onaylayan "büyükler" hayatlarında hiç Türkiye'de ya da yurt dışında park görmemişler midir? Gerçekten meraktayım, böyle birini görsem ilk soracağım soru olacak. Fakat bizler de mahalleli ya da vatandaş olarak hiç bir şeye hiiiiiiç sesimizi çıkarmıyoruz. Her alanda kalitesizlik...
30 Ağustos 2007 Perşembe
İlişki Kalitesini Artırmak İçin: "Kadın Beyni" - Dr. Louann Brizendine, KelebekYayınevi, 2007
Türkçe'deki "beyin" ile ilgili kitapları okudum, bir bu kalmıştı... "Kadın Beyni". Şu an henüz bitirmedim ama gerçekten faydalı, gerekli bir kitap. Kadın beyni ile erkek beyni arasındaki yapısal ve kimyasal farklılıkları, bilimsel araştırmaların sonuçlarına dayanarak ancak bilimsel makale biçiminde değil de kolay okunur bir biçimde anlatan bu kitabı (şu ana dek çevirisini de beğendim, Joseph Ledoux'nun Duygusal Beyin isimli, beyin alanındaki çok önemli ve değerli bir kitabının maalesef ifade, cümle yapısı ve imla bakımından çok kötü ve yanlış Türkçe çevirisi gibi hiç değil), kız-erkek çocukları olan ebeveynlere, sevgilisi ya da eşini anlayabilmeyi isteyen kadın ve erkeklere, daha henüz erkek/kız arkadaşı olmamış gençlere karşı cinsin zihin yapısını, düşünme biçimini, davranışlarını anlayablmeleri, doğru yorumlayabilmeleri ve daha sağlıklı ilişkiler kurabilmeleri için, öneririm. Ben şahsen, bu bilgileri seneleeeeer önce öğrenmiş olmayı isterdim.
Kargo Şirketleri Süreçleri ve Performansları
PTT'nin gönderileri günlerce hatta haftalarca yerine ulaştıramama, hatta bir kısmını kaybetme sorununa alternatif olarak ortaya çıktığını sandığım ve sayıları giderek artan (belki de yeterli değil hala) kargo şirketlerinde ilk baştaki performansı göremiyorum ben. Ya da beklentime uymuyor. PTT ise apartmanımızın posta kutusuna - uyarıma rağmen - alakasız adreslerin mektup ve faturalarını bırakmaya devam ediyor. Kaç mektubu yerine doğru olarak ulaştırdıkları gibi bir süreç performans ölçümleri yok herhalde.
Gelelim kargo şirketlerine... Internet'ten sipariş verdim (pek çok şeyi bu yolla alıyorum, büyük rahatlık). Kargo şirketinden aradılar "evde misiniz?" diye, "bir saat içinde çıkacağım, ne zaman gelirsiniz?" dedim. "iki saat" dedi kibar ve ilgili bir çalışan. Yerlerini sordum oturduğum yere çok yakın. Üşenmesem gidip alacağım. Onlarsa arabayla iki saatte gelebilecekler, güzergah planı öyle imiş. Pek iyi süreç değil. kendilerince haklı olabilirler fakat esnek bir süreç de değil. Koşullara göre değişiklik yapılamıyor. "Yarın sabah getirseniz..." dedim. Sadece öğleden sonraları yapıyorlarmış dağıtım işini. Gerçekten çok şaşırdım. Yani buna göre, çok hızlı bir şekilde bir yere bir şey göndermenize imkan yok. Bir deneyimim de şöyle olmuştu: bir keresinde en iyi bilinen kargo şirketlerinden birini aramıştım sabah erkenden ve hemen evden gelip alırlarsa o gün mutlaka ulaştırmam gereken bir paket olduğunu söylemiştim. "Hemen gelip alabiliriz, ama bugün yerine varmaz, ertesi gün varır" dediler. Ben Levent'te oturuyorum, gideceği yer Esentepe idi... Ben kargo şirketlerinde aradığımı bulamıyorum. Bilgi eksikliğim varsa ve birileri bu eksikliğe açıklama getirirse sevinirim.
Gelelim kargo şirketlerine... Internet'ten sipariş verdim (pek çok şeyi bu yolla alıyorum, büyük rahatlık). Kargo şirketinden aradılar "evde misiniz?" diye, "bir saat içinde çıkacağım, ne zaman gelirsiniz?" dedim. "iki saat" dedi kibar ve ilgili bir çalışan. Yerlerini sordum oturduğum yere çok yakın. Üşenmesem gidip alacağım. Onlarsa arabayla iki saatte gelebilecekler, güzergah planı öyle imiş. Pek iyi süreç değil. kendilerince haklı olabilirler fakat esnek bir süreç de değil. Koşullara göre değişiklik yapılamıyor. "Yarın sabah getirseniz..." dedim. Sadece öğleden sonraları yapıyorlarmış dağıtım işini. Gerçekten çok şaşırdım. Yani buna göre, çok hızlı bir şekilde bir yere bir şey göndermenize imkan yok. Bir deneyimim de şöyle olmuştu: bir keresinde en iyi bilinen kargo şirketlerinden birini aramıştım sabah erkenden ve hemen evden gelip alırlarsa o gün mutlaka ulaştırmam gereken bir paket olduğunu söylemiştim. "Hemen gelip alabiliriz, ama bugün yerine varmaz, ertesi gün varır" dediler. Ben Levent'te oturuyorum, gideceği yer Esentepe idi... Ben kargo şirketlerinde aradığımı bulamıyorum. Bilgi eksikliğim varsa ve birileri bu eksikliğe açıklama getirirse sevinirim.
Gazete ve Web'den Otel Seçimi - Garsonların Görünümü
Senelerden beri okuduğum gazetedeki otel ilanlarındaki bir otelin dikkatimizi çekmesi üzerine, otelin Web sitesini de dikkatle inceleyerek oraya gitmeye karar verdik. Gerçi birkaç sene önce de bu şekilde bir seçim yaparak bir yere gitmiştik ve otele adımımızı attığımız anda asla orada bir gece bile kalamayacağımı anlayıp çıkmaya karar verip, gece yarısı yorgun argın kendimizi oradan kurtarmış idik, "çok şükür!" diyerek. Ve de "amma ders almaz insansın!" demenizden çekinerek bir kere de yıllar benzer şeyin olduğunu itiraf etmem gerek. Bu üç deneyimden sonra bu şekilde otel seçmeye paydos.
Özetle, gazete ve Web'de verilen bilgilerle isabetli otel seçemiyorum demek ki ben. Bu sebeple birkaç seneden beri her yaz çok çok memnun olduğumuz tatil köyüne yere gidiyorduk Fethiye Belcekız'da.... Öyle hangar gibi büyük, yorucu tatil köylerinden değil.
Bu sene bir değişiklik olsun dedik ve yukarıda dediğim gibi gazeteden seçerek Bitez'e gittik. Oradan da ertesi günü ayrıldık! On gün yer ayırtmış olmamıza rağmen. Hiç birşey sormadılar. Sorsalardı elbet söyleyeceklerim vardı. Bir kere tam pansiyon olmak zorundaydık (oda-kahvaltı önerdik, kabul etmediler) ve yemekler bize göre hiç ama hiç iyi değildi. İki çeşit sıcak yemek, 8-10 çeşit salatamsı karışımlar; bunları genelde hiç yiyemem, hele ki oradakiler ne görüntü olarak ve çeşit olarak insanda iştah bırakıyordu. Her öğün bir evvelki öğünden kalanların sunulduğu ise kuvvetle muhtemeldi. Tonla para ver, aç kal, üstü başı mikroplu personele bakmamaya, onları görmemeye çalış, sonra git dışarda tekrar ye ve ona da para harca. Yüksek sesle çalan müzik cabası. Neden illa müzik çalınır anlamıyorum, oysa ben doğanın sesini dinlemek isterim. Ama bizi oradan kaçıran, garsonların üst başlarının inanılmaz pisliği idi. Her çeşit ve renk içinde lekelerle kaplı, günlerdir yıkanmadığı belli olan tişörtler vardı üstlerinde. İnsanın midesinin bulanması mümkün değil. Peki ama bu bir tek benim dikkatimi mi çekiyordu??? Bunu çözemiyorum. Dışardan bakıldığında hiç de fena bir yer gibi durmayan, hatta iyi gibi duran bu otelin garsonlarının bu vahim görüntüsünü (mutfak nasıldır acaba?) ilgili mercilere bildirmek gerek, ancak uğraşılacak o kadar çok konu var ki çevremizde, insan yetişemiyor. Başka bir yer ayarlayıp (oda-kahvaltı) oraya geçtik. Yani etraf rakiplerle dolu ama umurları değil. Demek ki müşteri kaçsa da hala gelenler var.
Sonraki günlerde öğle ve akşam yemeklerimizi değişik değişik restoranlarda, kafelerde yedik. Her gittiğimiz yerde çalışanların kıyafeti tertemizdi, hele ki son gece yemek yediğimiz 4 yıldızlı otelin garsonları ve komileri akşam yemeklerinde bembeyaz, kolalı gömlek ve önlükleri, siyah papyonlarıyla insanın içine su serpiyor hem de çok estetik duruyorlardı. Akşam yemeklerini sadece açık büfe olarak sunuyor olmalarına rağmen (biz bunu bilmeden gitmiştik), oğlum spagetti bolonez (kıymalı makarna) diye tutturduğundan ve açık büfede o gün bu yemek bulunmadığından, bizi kös kös yollamak yerine kibarca oturtup siparişimizi aldılar. Adam gibi birşey yemedik, içki de içmedik, yani onlara bir para kazadırmadık kanımca. Restoran şefi genç kıza çok teşekkür ettik ayrılırken, bir kez de buradan teşekkür ediyorum Hotel Ambrosia'ya, bu kolay rastlanmayacak tutumlarından dolayı.
Özetle, gazete ve Web'de verilen bilgilerle isabetli otel seçemiyorum demek ki ben. Bu sebeple birkaç seneden beri her yaz çok çok memnun olduğumuz tatil köyüne yere gidiyorduk Fethiye Belcekız'da.... Öyle hangar gibi büyük, yorucu tatil köylerinden değil.
Bu sene bir değişiklik olsun dedik ve yukarıda dediğim gibi gazeteden seçerek Bitez'e gittik. Oradan da ertesi günü ayrıldık! On gün yer ayırtmış olmamıza rağmen. Hiç birşey sormadılar. Sorsalardı elbet söyleyeceklerim vardı. Bir kere tam pansiyon olmak zorundaydık (oda-kahvaltı önerdik, kabul etmediler) ve yemekler bize göre hiç ama hiç iyi değildi. İki çeşit sıcak yemek, 8-10 çeşit salatamsı karışımlar; bunları genelde hiç yiyemem, hele ki oradakiler ne görüntü olarak ve çeşit olarak insanda iştah bırakıyordu. Her öğün bir evvelki öğünden kalanların sunulduğu ise kuvvetle muhtemeldi. Tonla para ver, aç kal, üstü başı mikroplu personele bakmamaya, onları görmemeye çalış, sonra git dışarda tekrar ye ve ona da para harca. Yüksek sesle çalan müzik cabası. Neden illa müzik çalınır anlamıyorum, oysa ben doğanın sesini dinlemek isterim. Ama bizi oradan kaçıran, garsonların üst başlarının inanılmaz pisliği idi. Her çeşit ve renk içinde lekelerle kaplı, günlerdir yıkanmadığı belli olan tişörtler vardı üstlerinde. İnsanın midesinin bulanması mümkün değil. Peki ama bu bir tek benim dikkatimi mi çekiyordu??? Bunu çözemiyorum. Dışardan bakıldığında hiç de fena bir yer gibi durmayan, hatta iyi gibi duran bu otelin garsonlarının bu vahim görüntüsünü (mutfak nasıldır acaba?) ilgili mercilere bildirmek gerek, ancak uğraşılacak o kadar çok konu var ki çevremizde, insan yetişemiyor. Başka bir yer ayarlayıp (oda-kahvaltı) oraya geçtik. Yani etraf rakiplerle dolu ama umurları değil. Demek ki müşteri kaçsa da hala gelenler var.
Sonraki günlerde öğle ve akşam yemeklerimizi değişik değişik restoranlarda, kafelerde yedik. Her gittiğimiz yerde çalışanların kıyafeti tertemizdi, hele ki son gece yemek yediğimiz 4 yıldızlı otelin garsonları ve komileri akşam yemeklerinde bembeyaz, kolalı gömlek ve önlükleri, siyah papyonlarıyla insanın içine su serpiyor hem de çok estetik duruyorlardı. Akşam yemeklerini sadece açık büfe olarak sunuyor olmalarına rağmen (biz bunu bilmeden gitmiştik), oğlum spagetti bolonez (kıymalı makarna) diye tutturduğundan ve açık büfede o gün bu yemek bulunmadığından, bizi kös kös yollamak yerine kibarca oturtup siparişimizi aldılar. Adam gibi birşey yemedik, içki de içmedik, yani onlara bir para kazadırmadık kanımca. Restoran şefi genç kıza çok teşekkür ettik ayrılırken, bir kez de buradan teşekkür ediyorum Hotel Ambrosia'ya, bu kolay rastlanmayacak tutumlarından dolayı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)