12 Ekim 2009 Pazartesi

Taksi Meselesi

Sizleri bilemiyorum ben çeşitli "taksi" içerikli mevzularda taksicilere hak vermiyorum. Bana kızacaklardır, kusura bakmasınlar, ben de onlara kızıyorum ve mümkün mertebe taksiye binmiyorum, metro ve otobüs kullanıyorum, gidecegim yer yakınsa yürüyorum...

1- Hava koşulları ne olursa olsun, gideceginiz yeri beğenmeyip sizi almayan (ıssız bir yerde ya da eli kolu dolu ya da yorgunluktan hastalıktan sürünüyor bile olsanız) ya da binmiş bile olsanız sizi indiren onlar. (Dünyanın neresinde böyle bir keyfilik var?)

2- Yer yakın diye yine almayan, indiren ya da söylenenler onlar... İşi var diye şükretmeyen bir grup bunlar. Kar kış yağmur soğukta sıcacık arabada gez, müzik dinle. İş bulamazsam (özel) şoförlük yaparım diye aileme hep söylerim, ben sıkılmam trafikten çünkü....

3- Gitmek istediğiniz en beylik, bilindik caddeleri, sokakları bilmezler. Yol boyu direktif verip duracaksın. Sırtını yaslayıp rahat rahat oturup gitmek söz konusu değil: "Saga dön. Kavşaktan sola dön... " gibi konuş dur takside... beni en sıkan kısmı işin...

4- Gece tarifesi ne demekti? Gece benzin daha mı pahalı??? Bunun mantığı neydi?

5- Kuru, güneşli havada trafikteki arabaların yarısından çoğu sarı... yollar bunlarla dolu. Durmaları gerektiğinde de sağa yanaşma yok. Haşa, racona uymaz... ya da sağa yanaşmak çok zor.... Yol ortasında dur, yayaları ve diğer arabaları engelle... Trafik sıkışıklığına katkı, ama buna mukabil

6- Azıcık yağmur, kar çiselese ara ki taksi bulasın! :( Böyle bir keyfilik, istediğin zaman mesaiye son vermek, hangi meslekte var?
Peki.. hiç bir iş kolunda olmayan bu rahatlık, gevşeklik, işi bilmeden işi ifa etmeye kalkışma (yolları bilmeme, sinyal vermeme, vb...) neden? Ve de son günlerde "korsan hayır" dedikçe taksiciler, çok merak etmeye başladım: her alanda istenen, teşvik edilen rekabet, neden taksicilik alanında yok??? (evet pek çok alanda; kitap, müzik, yazılım... korsana hayır, sanata, emeğe, saygı!) Bana göre rekabetin tam da olması gereken bir alan ulaşım alanı. Bu olsa, fiyatlar düşüp takisiciler daha özenli olmaz mı?! "Yok oraya gitmem, buraya gitmem" demekten vaz geçmezler mi??? Caddeleri, sokakları ve büyük binaların, kurumların yerlerini öğrenmezler mi? Yağmurda karda yok olmak yerine çalışmaya devam etmezler mi? Korsan meselesi açılınca diyorlar ki biz milyonlarca lira plaka parası, vergi veriyoruz.  E peki neden müşteri almıyor ama boş boş geziyorsunuz? (Bu arada, korsan taksiye binen biri değilim).

1 Nisan 2009 Çarşamba

Bizim kuşağın yaşamı böye geçti.... :(


Bütün hayatım, yolsuzluklar, geri gitmeler ve mantıksızlıklar içinde debelenen bir ülkede geçti:(

Oğlum doğdundan beri ise, yaşamakta olduğum İstanbul ve doğduğum büyüdüğüm şehir olan Ankara Büyükşehir Belediyelerinde AKP zihniyeti var.

Benim çocukluğumun, gençliğimin, eğitimli, kültürlü, aydın, Atatürkçü Ankarası NASIL bu hale geldi :( Nasıl?... Kabullenmek zor... Ankara'ya yirmi yılda sadece bir iki kere gelmiş (bir 5 sene önce bir sınva için günü birlikti) ve dayanamamış; İstanbul'dan hep nostalji ile anımsadığım şewhrimden adeta göz yaşalı içinde kaçmıştım. Karşıdan karşıya geçilemeyen bir Kızılay, kaba saba demir zincirler, sular... niş bir görüntü... Zihniyetleri elbette incelik, zerafet, estetik içermiyor. Yok bu kavramlar akıl, zihin ve ruhlarında.. :( ODTÜ'ye kadar olan yol uçuşan kağıt, naylon torba, pet şişe vb çöpten geçilmiyor... berbat ve devasa bir şantiye görüntüsü... Hala öyle mi?

Tüm Türkiye'de AKP'ye oy vermiş kentler kıyı kesimlere, İstanbul'da AKP'nin kazandığı ilçelerde oturanlar CHP'li ilçelere bakıp "yaa bunların evleri, binaları, yolları, kaldırımları, parkları çok daha güzel, sokaları temiz, bizimkilerden çok farklı, demek ki bir yanlışlık var" demezler mi?? Farkı göremiyorlar mı? Anlaşılan o ki "farkı görebilmek, farkındalık" da önemli bir beceri...

Bir gazeteci de çıkıp demiş ki "Eğitim sistemi bozuk ki eğitimli kesimler AKP'ye oyu vermiyor" Tebrikler. Bu kadar mantık dışı, akılcılıktan uzak bir çıkarım yapılabilir! Yazık o kafaya. Evet eğitim sistemi bozuk. Çağa uygun, aydınlık, bilimsel olsa böyle olmayacak zaten! "

Seçim sistemini kabullenmek de zor... Bir tek oy bile fazla alan belediye başkanlığını kazanıyor.... Diyelim yüzde 30 almış, kalan yüzde 70 onu istemiyor; farklı partilere oy vermişler.. ama 30 alan herkesi idare ediyor....

Sonra... oylar nasıl kaybolur??? Sorumlusu sandık başkanı değil mi? Kayboluyorsa o kişi hakkında takibat açılmaz mı? Ona sorulmaz mı? Öyle şeyler yaşanıyor ki ülkemizde insanın aklı almıyor... Bu kişiler nasıl bu kadar rahatlar ki sandığı çalınıyor, oy çalınıyor, yakılıyor ama rahat rahat geziniyorlar etrafta... hakikaten akla ziyan.

Görünen o ki benim dönemim farklı hiç bir şey göremeyecek... :( :( :(

28 Mart 2009 Cumartesi

Helikopter kazası: Bizim Habercilerimiz

27 mart 2009
Artık dayanamadım yazmak istedim... Tv kanallarını kumandanın ileri tuşuyla geziyorum. Alt yazılar şöyle:
Kurtulan yok
3 ceset bulundu, 3 kişi sağ
4 ceset, 2 kişi sağ
5 ceset bulundu.

Az sonra Sn. Yazıcıoğlu vefat etti. Bir diğeri, "Yazıcıoğlu kayıp"...

Gelişmiş ülkelerde böyle oluyor mudur? Sanmıyorum. Oralarda yetkili tek bir merci yapıyor bu tip açıklamaları...Belirli bir kanalı değil eleştirmiyorum. Doğrulanmamış "haber" veren hepsini eleştiriyorum. Ve çok garipsiyorum. Habercilik böyle bir meslek midir? Diyecekler ki "halkı bilgilendirmeye çalışıyoruz". Hayır. Yaptığınız bu değil. Doğrulanmamış haber/bilgi halka sunularak habercilik mi yapılır? Ben habercilik konusunda eğitim almış biri değilim. Birisi beni ve herkesi bilgilendirirse sevinirim. Habercilik, onun bunun verdiği, teyit edilmemiş, olasılıkla doğru olmayan bilgileri doğru ve kesin gibi sunmak mıdır? bir acele telaş... saat doldurmak, izleyici toplamak için???

Şu da çok traji-komikti... Bizim mantık silsilemizi gösteriyor... Biri spikerle de telefonda konuştuğu kişi arasında şu diyalog geçiyor..
- Bu verdiğiniz bilgi doğru mu?
- Evet kesinlikle doğru. Ama teyit edilmedi...... !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Yorum yapmama hiç gerek yok, tv başındaki herkes her gün bunlara tanık oluyor. Uçak kazasına da aynı şey oldu. Hollandayı çok eleştirdik ama ölüler yaralılar sağlar tam olarak tespit edilmeden kimlikleri belirlenmeden tek bir açıklama yapmadılar... Yabancı ülkeleri habire "örnek" alıyoruz; iyi taraflarını alalım....

Şunu da eklemek istiyorum. Son derece rahatsızlık verici bir kadın spiker, değerli bir konuğunun (emekli hava kontrolörü imiş) SÜREKLİ sözünü kesiyor. Bu kişi hep bunu yapıyor... O konuğu neden çağırdınız o zaman? Bu kadını gördüğümde zaplıyorum.. ben onun söz kesme iticiliğini değil o değerli konuğun bir uzman olarak verdiği doğru geçerli tam da konuya istinaden verdiği bilgileri açıklamaları duymak istiyorum ki kadının sorduğu soruya cevap veriyor uzman, konuyu saptırmadan, uzatmadan, alaksız şeyler anlatmadan... Spiker sorduğu soruya verilen cevabı dinlemeden aklına esiyor hemen başka birşey sormak üzere konuğun lafını kesiyor... Bu nasıl bir programcılık ve nasıl bir -kusura bakılmasın- terbiye?

Filiz Eyüboğlu

4 Şubat 2009 Çarşamba

Cep Telefonuyla Gelen İletişimsizlik: İnsanı Yok Sayan Davranış

Önce cep telefonlarının, daha sonra arayan numaraların görülebildiği sabit telefonların ortaya çıkmasıyla insanlar bazı telefonları açmaz oldular. Bir kadının bir kadın arkadaşının telefonunu açmaması pek beklenemez. O anda feci yoğun değilse... ya da trafikte değilse... Zaten açamasa bile sonra muhakkak geri döner, arar. Aynısı erkek - erkek ilişkisinde de geçerli olsa gerektir. İş ilişkisi oldugunda da evet zaman zaman açmayabilir insanlar (arayan alıcı falansa!!:)) Ama arayan şirket cep telefonu olasılıkla sizin cep telefonunuzda kayıtlı olmadığı için, arayan numarayı tanıyıp da açmama durumu pek olamaz.

Benim kendi deneyimlerim ve kadın arkadaşlarımın deneyimleri, erkeklerin bir zaman, hatta çok yakın zamanda, hatta dün ilişkilerinin olduğu kadın/sevgili aradığı zaman eğer artık kadından "sıkıldılarsa"- telefonu açmama . yönünde... Bu artık o kadar ÇOK oluyor ki bu konuda yazmak istedim.

Bu çok korkakça ve nezaket dışı bir davranış... Erkeklerin sözel yanlarının kadınlarınki kadar olmadığını beyin araştırmalardından biliyoruz. Ancak telefon açmama davranışının sözellikle hiç alakası yok. Tam bir nezaketsizlik ve saygısızlık. Artık o kişi ile görüşmek istemiyorsanız açar, bunu söylersiniz... Sessizliğe bürünerek tüm o yaşanmışlıklara ve herşeye saygısızca davranmak, ne kadar içe sinebilir?

Bu davranış biçiminin diğer ülkelerde de olup olmadığını merak ediyorum doğrusu..
Geçen (19. kasdediyorum) ve daha eski yüzyıl ilişkilerine bakıldığında (film, roman, tarihi yazılardan), bir insan diğerine ancak mektup gönderebilmekte; aynı şehirde yaşıyor bile olsalar, çünkü telefon yok... bir hizmetçi bir görevli ile mektup elden gönderiliyor... Mektubu alan kişi de bir kaç satır yazıp aynı hizmetli ile cevap gönderiyor. Bizden daha medeniler... saygılılar... Ya da kalkıyor o insana kendi gidiyor...

Giderek iletişim araçlarının sayı ve çeşidi ve sağladıkları olanaklar artmaktayken, insanlar arasında yaygınlaşan bu telefon açmama davranışı ki giderek tutum halini almakta, ilişkiye dair iki kelam edememe cesaretsizliği, iletişimi azaltıyor, çok ironik olarak. Yani, araçlar, olanaklar artıyor ama iletişim azalıyor, kopuyor..

Bir insana cevap vermediğiniz, onu yok saydığınız zaman, ona en dayanılmaz acıyı yaşatıyorsunuz. Bu, psikoloji kitaplarında yazıyor.... Bu acıyla insan daha çok arıyor, daha çok mesaj atıyor, belki bu sefer bir kelime yanıt alırım şeklinde artık tamamen mantığını kaybetmişcesine. O noktada rasyonel ve mantıklı düşünme kalmıyor gerçekten de; beynimizin ilkel kısımlarıyla arıyor, mesaj atıyoruz aklımıza mantığımıza söz geçiremeyerek... Cevap vermeme davranışına sahip dolayısıyla aslında sevgi ve saygıyı hak etmeyen kişi de olasılıkla daha çok korkma ve saklanma moduna giriyor...

Peki, tüm bu sıkınıtılara NE gerek var? Paşa paşa telefonu açıp bir kaç cümle edilse ne olur??? Herkes için daha acısız olmaz mı? Ne dersiniz?

Metrobüs: Ortadan Yarılan Otoban

E5'ten her geçişte metrobüs isimli otobüs ve onun özel yoluyla yaratılan inanılmaz çirkinliğe, kilometrelerce yol boyunca otobanı karnıyarık gibi yarıp ortasından -taa eskiden vazgeçilmiş otobüs yolunun geçirilmesine, belediyenin Istanbul'un tek ve sonsuza kadar sahibiymişcesine yarattığı ve neredeyse geri dönüşü oldukça zor çirkinliğe dayanamıyorum:( Biliyorum pek çok insanın çok işine yarıyor, Tüyap'a giderken ben de kullandım. Ama:

1- Yollar daraldı; hatta şeritler de... Sürücüler mutlaka farkındadır şerit genişliği azaldı. Dolayısıyla yan şeriteki arabalar da siz de hızlı gitme niyetindeyseniz, bu olamıyor. Dikkatli olmak gerek. Azıcık yalpalamada yandaki araca değebilirsiniz...

2- Dünyada otobanının ortasından otobüs yolu geçen bir ülke bilen var mı???

3- İnanılmaz bir görsel kirlilik. Son derece çirkin. Kilometrelerce demir... Üst geçit, üst yol, direk.... Bu çirkinlikle mi "Avrupa kültür başkenti" olunacak? O da ne demekse! İstanbul'un böyle bir betimlemeye ya da ünvana ihtiyacı mı var???

4- Cevizlibağ civarındaki "göksel daire" başka ad bulamadım. Çirkinlik ötesi bir nesne. Ve çok tehlikeli duruyor. Hem metrobüs denen otobüs hem de alttan geçen araçlar için.
5- Bir belediyeye nasıl oluyor da tüm insanlığa ait İstanbul gibi bir kenti böylesine KESİP BİÇME, mahvetme, çirkinleştirme hakkı verilebiliyor? Bu hakkı onlara kim verdi? ve kim onay verdi?

6- Dünyada ve Türkiye'de o kadar çok haksızlık, çirkinlik, yolsuzluk, dayanılmaz olay var ki zaten genelde tepkisiz bir ulus olarak artık hiç birine sesimizi çıkaramaz, sadece oturup sesizce seyreder olduk...:(

Boğaziçi köprüsünden karşıya gidip geldim bugün ve bir kez daha inanamadım kilometrelerce otobanın yarılmasına, ve kimsenin ses çıkarmamasına, ve bunu yapanların "cesaret"ine, zevksizliğine... Merak ediyor insan bunların hiç mi şehircilik, ulaşım, vb. uzmanları yok, ya da hiç mi gelişmiş ülke kentlerini incelemezler.... Buna harcayacakları çabayı yer altından gidecek raylı bir sisteme harcasalardı da tüm İstanbullular tarafından iyi duygularla anılsalardı!

16 Ocak 2009 Cuma

Sökülen sağlam kaldırımlar!!! Beşiktaş Belediyesi böyle mi oy alacak?


Çocukluğumdan beri bu ülkede bir kaldırım yapma merakı vardır. Herkes de buna aşinadır. Belediyeler hala bu şekilde oy mu alacaklarını sanıyorlar anlamak güç. Tam tersi... Beşiktaş belediyesi bir çok kişinin oyunu kaybettiğinden emin olabilir.

Beşiktaş belediyesi Levent'te kaldırımları yeniliyor... Sapasağlam kaldırımları sökerek!!! Sağlam, oturmuş, oynamayan, taşlar arasındaki çoook ince aralıklardan minik yeşilliklerin baş gösterdiği, yosunların oluştuğu... Böylece yeşilimsi bir yerde yürüyorsunuz. Şimdiki duruma baktıkça insanın içinin acıyor, isyan ediyor.. Vergilerimiz nerelere gitmekte :( Üstelik yapılanlar tasarım olarak da taş olarak da işçilik olarak da daha kötü. Tabii minik yeşillikler de gitmekte. Ağaçların etrafında da yağmur suyunu emecek toprak da bırakılmadan taşla örtüldü...

Belediyenin çağrı merkezi var. İyi hoş. Açıyorsunuz. Kayda alındığını söylüyor konuşmanın. İyi de bunu sonra kim(ler) dinliyor? nasıl bir eyleme geçiyor belli değil... Kaldırım sorusunu ve şikayetinizi söylüyorsunuz. Orada çalışanlara bunun "kentsel dönüşüm" projesi için yapıldığını söylemeleri öğretilmiş. Klişe ve mantıksız. Birincisi kentsel dönüşüm ne demek? Havalı fakat bana göre içi boş bir söylem. İkincisi ise, sağlam kaldırımlarla dönüşüm yapacağınıza daha gerekli yerlere harcayın parayı, güzellikleri sökmeyin, çirkin ve bozuk yerleri düzeltin.

Beşiktaş belediyesi gibi ilerici aydın bilgili olduğunu sandığım bir belediye son derece tepki toplamış bu yaklaşımla hakikaten bu yerel seçimlerde oy alacağını sanabiliyor mu???? 30-40 sene öncesinden kalma böyle bir yaklaşım insanlar ne kadar eğitimsiz cahil de olsa (ya da Belediye böyle sansa da) buna kanıp oy verirler mi? İnsanlar aptal mı?

Ayrıca son derece düzensiz, kalitesiz bir çalışma şekli. Bu sokaklarda zaten muazzam bir araba park sorunu var. Bordürleri sökecekleri için arabalarımızı çooook uzaklara çektik. Şimdi koca koca taşlar yolun kenarında; dolayısıyla araba park edilemiyor ama iş de yapılmıyor, orayı öylece bırakıp yan sokağa gittiler. Böyle özensiz, insanları düşünmeden yapılan bir çalışma. Pazar günü sabahın köründe ziliniz çalınıyor arabanı çek ya da akşam hava karardıktan sonra... Böyle bir taciz haftalardır. Ama iş ilerlemiyor... Dağınık, kalitesiz, verimsiz...

Ben bu gereksiz, inanılmaz derecede gereksiz ve vergilerimizin boşa harcandığı işi kınıyorum. İsmail Ünal da benden hiç bir şekilde oy alamaz. Daha pek çok kişinin de oyunu kaybetti. Levent çarşının hali de ortada zaten... Taşlardan oluşan adı "park" olan (diğer yazımda yazmıştım) "parka" bir süre sonra buralara çıkıp arabaların park etmesine 3 kuruş için müsade edildi. Park değil... otopark oldu...

16 Aralık 2008 Salı

Bir İnsan Sinema Hakkında Hiç Bir Şey Bilmeden Neden Film Çeker ki!!!

Kötü niyet olmadığına kani olmak zor. Drama nedir bilmeyeceksiniz, belgesel nedir bilmeyeceksiniz, kamera kullanımını bilmeyeceksiniz.. Atatürk'ü tam kavramamış olacaksınız ve "Atatürk belgeseli yaptım" diyeceksiniz!!! ????

Sinema sanatı ve tekniği açısından kritiği Mustafa Altıoklar'ın yazısında okunmalı. Diğer bilumum ÇOK bilgilendirici değerlendirmeler için Bkz. Turgut Özakman'ın yazı dizisi, Cumhuriyet Gazetesi, 9 Aralık 2008'den itibaren.

“Mustafacan” HAKKINDA HERŞEY… Mustafa Altıoklar
Can’ı tanırım… Uzun yıllara dayanan bir sevgi vardır aramızda -sanırım karşılıklı-. Bilirim ki Can’ın içinde kötülük yoktur. Şâirin dediği gibi, “vallahi yoktur”… Mes’ele, sinema dilini bilmemesinden kaynaklanmaktadır. Sinemanın öyle bir dili vardır ki kendine özgü, “şeytan ayrıntısında gizlidir” o dilin. Bilebilseydi Can, şeytanın gizlendiği sinematografik ayrıntıları, adım kadar eminim ki düşmezdi sâfiyetin tuzaklarına, “Mustafa”da düştüğü gibi. Ne sevgi dağlarının doruklarındaki pamuklu tahtından olurdu, ne de ülkenin gündemi saçma sapan savunmalara karşı, saçma sapan savunmalarla işgal edilirdi.

“Mustafa” vizyona girdiği andan itibâren, gerek seyircilerin, gerekse yazarçizerlerin kopardığı fırtına çerçevesinde sâdece belgesel içeriğiyle değerlendirilmiş, eleştirilmiştir. Bir başka deyişle değerlendirme “yarım” yapılmıştır. Çünkü sinematografik estetik bir filmin izleyende bıraktığı “tortu”nun esas belirleyicisidir. Can Dündar’ın “Mustafa” adlı belgesel filmi de her biyografik belgeselde olduğu gibi, iki ana başlıkla analitik mercek altına alınmalıdır.

(I) Sinematografik Estetik

(II) Belgesel İçerik

(I) Sinematografik Estetik.

“Tortu” bir filmin seyircide bıraktığı duyguların toplamıdır. Salondan çıktığımız anda hâfıza süzgecimizin deliklerinden geçip giden ses ve görüntü parçacıklarından artakalanların toplamıdır. Aynı senaryodan iki ayrı yönetmen tarafından çekilen filmler, aynı seyirci grubuna gösterilse, bıraktıkları tortular farklı olacaktır. Yâni, konu ve seyircinin değişmediği durumda, tortunun belirleyicisi yönetmenin sinematografisidir. Peki, nedir sinematografi? Sinematografi, bir filmin dilidir, dilbilgisidir ve yönetmenin kamerayı, ışığı, mekânı, dekoru, oyuncuyu, ses efektlerini, müziği, kurguyu işleme biçimiyle belirginleşir. Kamerayı örneğin, hareketli veya durağan kullanmak bile aynı konuda iki ayrı film dili oluşturur. Yâhut filmin hâkim renginin kırmızı veya mavi olması iki ayrı sinematografi demektir. Farklı tortular bırakır izleyende. Aynı filme kilise müziği koyarsanız başka, türkü koyarsanız bir başka tortuyla çıkmasına neden olursunuz seyircinin salondan. İşte “Mustafa” ile ilgili kopan vaveyla, tam da buradan, yönetmeninin sinematografik seçimlerinden kaynaklanmaktadır. Şimdi bu çerçevede, “Mustafa”nın sinematografik değerlendirmesini yapalım.

1. Kamera Kullanımı: Yönetmen, sinematografik anlatımın en belirleyici parametresi olan kamera kullanımını, Atatürk’ü canlandıracak oyuncunun yüzünü görmemek üzerine kurmuştur. Kamerayı, ya Atatürk’ün “amors”una ya da onun “bakış açısı”na yerleştirmiştir. “Amors”, kameraya arkası dönük duran oyuncunun ensesinden bir parçayı çerçevenin içine ve ön plâna alarak, omzunun üzerinden yapılan çekimlerdir. “Bakış açısı” adını verdiğimiz kamera pozisyonunda ise, kamera, oyuncunun gözü gibi yerleştirilir. Bu kamera pozisyonuna “öznel kamera” da denmektedir. Karanlık bir odada iki saat boyunca “amors” ve “öznel” kamera pozisyonlarının seçimi nedeniyle hakkında pek çok şey söylenen bir kişinin yüzünü görmeden izlenen filmlerin seyircide bıraktığı duygu tortusu tek kelimeyle özetlenebilir: “huzursuzluk”… Bu nedenle amors ve öznel kamera pozisyonları, gerilim ve korku sineması türlerinin asal olarak seçtiği kamera pozisyonlarıdır. “Mustafa”da yönetmenin kamera kullanım seçimi, seyircide huzursuzluk ve gerilim duyguları yaratan bir üslûptan yana olmuştur.

Seyirci, empati kurduğu film kahramanının olaylar, veya söylemler karşısındaki tepkilerini, yüzünde görerek rahatlamak ister. Oysa gerilim duygusu isteyen filmler, seyircinin rahatlamasını istemez. Karakter, örneğin karanlık bir koridorda yürür ancak kamera onun gözüdür. Bu çekimi perdede izleyen seyirci, sahne boyunca, yüzünü bir görse rahatlayacaktır ama yönetmen, onu gergin tutmak istiyorsa mümkün olduğunca göstermez o yüzü seyirciye. Çünkü o koridorda yürüyen “kötü adam” dahi olsa, yüzü “insandır”. Gözleri vardır ve gözler ruhun aynasıdır. Hele “insan”ı anlatmak için yola çıktığını iddia eden bir filmde, kahramanın gözlerini, yâni insanî duygularını göstermeniz şarttır. “Mustafa” filminde ise yönetmen, Atatürk’ün “arkasından” konuşmuştur. Sonuç olarak filmden çıkan seyirciler, gerilim filmlerinin tüm sinematografik elemanlarıyla bombalandıktan sonra içlerinde kabaran huzursuzluk, rahatsızlık ve gerginlikle terk ettiler sinema salonlarını ve fakat bu duygu tortularının, “sinematografik” kaynağını bilmedikleri için, filme dâir oluşmuş olan “negatif” enerjilerini, filmin içindeki kimi altı çizilen mesellere tahvil ettiler. Kimi “Atatürk’ün boyunu kısa göstermişler.” dedi, kimi “korkak göstermişler…” kimi “o kadar rakı içmiyordu, şu kadar içerdi” dedi, kimiyse “bu dönemde zamanı mıydı…?” Aslında pek çoğu çocukça olan bu tepkiler, yönetmen tarafından ustalıkla maniple edildi ve “kullanıldı”. Bu belgesel içerik mesellerini bir sonraki yazıda tartışacağız. Şimdi “Mustafacan”ın sinematografik değerlendirmesine dönelim.

2. Controlling Idea: … beni unutmayınız… güzel, çok güzel bir seçim. Hayatını bir ulusun özgürlük ve refahına adamış bir kahramanın biyografisini anlatmak için çok güzel bir controlling idea… (henüz controlling idea yerine Türkçe doyurucu bir terim bulamadım, çalışıyorum, yardımlara müteşekkir olurum… Şu mânâyı ifâde etmek için kullanılan bir terimdir controlling idea: filmin, ana fikir kavramının tanımlamaya yetmediği çekirdeği, DNA’sı, zerresi, film bir bütünse, o bütünün tüm özelliklerini taşıyan en küçük bölünemez birimi, atomu, en el Hakk’ı, …)

3. Senaryo: Maâlesef ortada bu controlling ideadan yola çıkan bir senaryo yok. Sâdece Can’ın öznelinde şekillenmiş bir biyografik kırpıntılar dizini var. Belgesel dahi olsa dramanın 2500 yıldır değişmeyen kalıpları vardır ve bunlara uymazsanız hikâye anlatamazsınız. Mustafa’da senaryoyu senaryo yapan özelliklerden; tetikleyici olay yok, asal çatışma yok, dönüm noktaları yok, küçük sekans zirveleri yok, hikâyeyi zirveye taşıyan büyük kriz yok ve nihayet unutulmayacak bir finâl yok… Bunların olmadığı yerde bir film senaryosundan bahsedemeyiz.

4. Kurgu: Mustafa’da sıradan bir televizyon belgeseli kurgusundan daha öte bir kurgu anlayışı yok. Üstelik var olan televizyon kurgusu, senaryodaki yoklar nedeniyle, düz ve cansız akmakta. Filmin kurgusu, hikâyenin ölüm döşeğindeki kahramanının, “bırakalım her şeyi, gidelim buralardan Âfet” deyişiyle başladıktan sonra bir büyük flashback (geridönüş) yapıp, Atatürk’ün doğumu ve çocukluğuna geri sıçrıyor ve devamında kronolojik bir düz çizgi izleyerek bir hayatı anlatıyor ve finâlde aynı noktaya dönerek kahramanın ölümüyle bitiyor. Çok sevdiğim bir kurgu yöntemidir bu. Ancak, burada da sinematografik seçimin içeriği nasıl etkilediğini göreceğiz şimdi… Duvardaki resimden başlayıp, duvardaki resimde bitirmeyi enfes bir kurgu olarak saptamış olan yönetmen, aslında bir biyografiyi anlatan filmin bittiği yerin, pekâlâ kahramanının öldüğü sahne olduğunu biliyor. 10.Kasım.1938, saat 9:05 Atatürk ölür… Biyografik bir belgeselin finâli budur. Ancak Can, senaryosunun “controlling idea”sını Atatürk’ün “beni unutmayınız” sözünden etkilenerek, yalnızlıktan ve unutulmaktan çok korktuğu vehmi üzerine bina ettiği için ölümle biten bu büyük finâli kullanamazdı. Çünkü 10.Kasım.1938, 9:05’te gerçekte yaşanan, “beni unutmayınız” diyen kahramanın hiç unutulmadığını, unutulmayacağını dosta düşmana bangır bangır gösteren bir siyah beyaz büyük üzüntü belgeseli, Mustafacan’ın, Atatürk’ün yalnız öldüğü tezinizi çürütürdü. Yüz binlerin hançerelerini yırtarak 1938, 10 Kasımı’nda ağladığı siyah beyaz belgesel filmi, onca arşivler kimselere nasip olamayan bir güven ve samimiyetle açılmış olan bir belgeselcinin atlaması beklenebilir mi? Atlarsa af edilmeyi bekleyebilir mi? Çünkü o belge, Atatürk’ü içkisine, insanî zaaflarına, osuna busuna bakmadan katışıksız bir sevgiyle seven milyonların resmidir. Atatürk’ün unutulmadığının resmidir. “Beni unutmayınız” sözünü controlling idea olarak seçen yönetmen öyküsünü, unutulmamanın o büyük resmiyle bitirseydi eğer, ne drama kurallarını, ne de bir büyük hayatı harcamış olurdu. Olsa olsa Batı’dan gelecek sahte ve üstten bakan “aferin ufaklık” alkışlarından olurdu…

5. Müzik: Bir filmin müziği de, diğer sinematografik parametreler gibi filmin controlling ideasını temsil edebilmelidir. Yâni, müziğin DNA’sı da filmin DNA’sıyla aynı kodları taşımak zorundadır. Aksi hâlde film başka yere, müzik başka yere gider. Bregoviç’in Mustafa için yaptığı müzik de bu alâkasızlıktadır. Atatürk’ün, Mustafa olduğu günlerden beri seçimi değildir kuzey batı Balkan romanlarının müziği… Bregoviç’in enayi zannettiği Türkiye insanları için ise epeyce tanıdıktır filmin ana teması aslında… Çingeneler Zamanı filmi için düzenlediği (bestesi anonim balkan romanlarının folk müziğidir) “Hıdırellez”in arpejleriyle azıcık oynayıp, ölçeğini biraz değiştirerek, kendinden araklayıp çakması, Atatürk’ün müziği değildir, hâttâ saygısızlıktır. Diğer yandan finâl müziği ise tam bir felâkettir. Finaldeki müzik, yine filmin anlattığı kahramanın DNA’sıyla aynı kodlarda değildir. 5.sınıf berbat bir oratoryo, seyircinin kulaklarını ve ruhunu tırmalayarak bitirir filmi. Ancak –amaç buysa ki inanmam Can’ın böyle bir amaç taşıyacağına- amacına ulaşmıştır. Kamera kullanımındaki, gerginlik ve huzursuzluk yaratan tortuyu perçinleyen bu müzik, salondan çıkan çocuklarda hayatları boyunca Atatürk sözünü duyduklarında unutamayacakları bir bilinçaltı korkusu yaratmıştır ki Can işte burada başarılıdır, Atatürk’ün vasiyetini yerine getirmiş ve unutulmamasını sağlamıştır.

6. Finâl: Bir filmin finâli, kendinden önceki iki saatten seyircide kalmasını istediği tortunun vücuda gelmiş hâlidir. Controlling idea’nın, ne demek istediğini açıkladığı yerdir. Mustafa’nın finâlinde ise şu vardır: “Beni unutmayınız” önsözüyle başlayan film, “gidelim buralardan Âfet” son sözüyle bitmektedir. Yâni, unutulmamak için yola çıkmış bir adamın, yaptıklarından pişmanlık duyarak, “çekip gidelim buralardan” demesiyle bitmektedir film. Finâlde, dünyanın saygı duyduğu, bir ulusun arkasından öldüğü bir adam değil, bir kaybeden zavallı karakter vardır.

Umarım anlaşılmıştır, seyircinin “Mustafa”ya neden kızdığı. Yoksa mes’ele ne Atatürk’ün içki içmesidir, ne karanlıktan korkması… Bunlar zâten anaokulundan başlayarak her Türkiye vatandaşının gayet iyi bildiği özelliklerdir. Mes’ele, filmin sinematografik seçimleriyle bizde bıraktığı tortudur. O tortu da filmin afişinde net bir şekilde “tek karede” vücut bulmuştur.
Filmin afişinde, önüne bakan, rüzgârla savrulmuş, dağınık, yaşlı bir adam vardır. Arkasında da yarım yamalak bırakılmış boş bir bozkır şehri, yüzünde ağır bir pişmanlık ifâdesi…

Başka söze ne hâcet Can’ım…Sana kızanlara kızmaya hakkın yok…Ama bilirim içinde kötülük yoktur,vallahi yoktur…Ama olmaz ki…Böyle de yatılmaz ki…Saygılarımla

SON SÖZ: Yukarıda anlattığım sinematografik nedenlerle “Mustafa” tortu olarak huzursuzluk, rahatsızlık, gerginlik bırakmıştır seyircide geriye, film bitip de salondan ayrılırken… Sevmek üzere gittiği liderini anlatan filmden, bu olumsuz duygu tortularıyla çıkan seyirci, stresinin gerçek nedenini bilemeden, kızgınlığını filmin kimi sahnelerine tahvil etmekten başka ruhunun sızısını dindirecek ilâç bulamamıştır. Bu nedenle, bir sonraki yazımda, “Mustafa”nın belgesel içerik olarak bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde içine düştüğü tuzakları ve seyircinin kızgınlığını tahvil ettiği meselleri inceleyeceğiz.

Mustafa Altıoklar

Film Yönetmenleri Derneği
Yönetim Kurulu başkanı

25 Aralık 2007 Salı

31 Ağustos 2007 Cuma

Bizimle Çalışır Mısınız?

Alışverişe çıktığınızda pek çok dükkanın, mağazanın vitrininde "Bizimle Çalışır Mısınız?" cümlesini görmek mümkün. Tabii ben imla olarak doğrusunu yazdım. Bunların içinde şimdiye dek - son aylarda - sadece tek bir yerde böyle imla bakımından doğru yazılmışını gördüm. İki kelimelik bir cümle ve iki imla hatası barındıracak biçimde yazabiliyorlar. Bravo yani. İlk hata, "misiniz"in birleşik yazılması - ki kural çok basit: "mi", "misin", "misiniz" ayrı yazilmalı. Ayrı yazılması gereken "de" ve "da"lar gibi bunlar da ayrı yazılmalı. Bu kural neden anlaşılmaz, kavranmaz ve doğru yazılmaz bilmiyorum. Oysa ilkokulda çok sıkı öğretiyorlar, gerçi sonra öğretmenler ve okul idaresinden gelen yazılarda da maalesef bir sürü imla (yazım) hatası görüyoruz... Savrukluk, dikkatsizlik, boşvermişlik her alanda. Öğrencilere model olacaklar oysaki!

İkinci olarak da - ki bu yeni çıktı, eskiden olmazdı -"Bizimle çalışır mısınız?" cümlesinin soru cümlesi olmasına karşın sonuna soru işareti konmaması. Hadi bunu hazırlayan işçi, ya da yazan eleman cahil, ama bu levhayı/kartonu alıp vitrine koyan mağaza yöneticisi de mi bu kadar cahil?? Bu kadar dikkatsiz? bu kadar vurdum duymaz????!!!! Esnaf lokantası vitrininden değil, sayısız şubesi olan, adı sanı duyulmuş marka veya markamsı mağaza vitrinlerinden söz ediyorum. İnsaf diyor insan.Yaşamın pek çok alanındaki kalitesizlik, iki kelimelik bir cümlede iki yazım hatası olarak karşımıza çıkıyor. Bu kalitede iş yapanların daha iyi işler yapmalarına olanak var mı?

Park Nedir? Belediyelerimizin Park Kelimesine Getirdikleri Yeni Anlam!

Park kelimesinin TDK sözlüğündeki açıklaması şöyle:

"Bir yerleşme merkezinde halkın gezip hava alması için düzenlenmiş ağaçlı ve çiçekli büyük bahçe".

Fransızca kökenli ve olasılıkla dünyadaki herkesin "park" dendiğinde anladığı ve gözünde canlanan şey, yeşil rengin hakim olduğu, çiçekli, ağaçlı, tabanı çim olan bir yerdir. Ancak bu sözcük, İBB ve ilçe belediyeleri tarafından gri, kupkuru, betondan oluşan bir yer olarak algılanıyor. Bunu anlamak çok zor. Ben Avrupa'da birkaç büyük şehir gördüm, hiç birinde betondan oluşan, çimin, çiçeğin, ağaç veya ağaççığın olmadığı, dolayısıyla yazın sıcağı daha bir artırarak yansıtan bir "park" görmedim. Yani böyle bir yere park denemez. Yeni bir sözcük gerekir. Ancak zaten orman ve bahçe fakiri olan ülkemizde ve şehirlerimizde park adı altında yapılan yerler neden insanların biraz soluklanacağı, ağaç gölgesi, çim kokusundan yararlanacağı, hatta mümkünse küçük havuz ya da göletler kapsayan yerler değildir? Avrupa'da birkaç apartmanın arasında ya da bir sokağın köşesinde minicik bir boşluk varsa, çim dikip, çiçeklerle süsleyip hatta minicik havuzlar koyarak yapılmış estetik harikası, fotoğrafını çekmeye doyamadığınız bahçeler, parklar gördüm. Park, bahçenin büyüğü, tanımdaki gibi. Bunlara da küçük ya da büyük yapma göller koyuyorlar.. içlerinde ördekler, kuğular... Gelgelelim bizde ne işlevsellik ne de estetik anlayışı görmek mümkün. Örneğin Şişli Camii yanındaki "park" denen gri, tabanı taş, dümdüz, kuru, yazın çok sıcak, koskoca bir yer var. Diğer "park"larımız gibi!!!! Buraya ne kadar şahane bir park yapılabilir oysa. Ya haftalardır Levent Çarşı'da yapılmakta olan "park"lar???? Bizler de yeşil bir yer yapılacak sanarak mutlu olmuştuk. Üstelik ortadaki yeşil parkı söktüler, yerine daha güzelini yapacaklarına, zemini alelade, hiç bir özelliği, güzelliği olmayan kare taşlarla kaplanmış, benim beton dediğim türde "park" yapıyorlar.!!!!! Taşları da birbirlerine tam bitiştirebilseler keşke! Kimi tam bitişmiş kimin bitişmemiş, açık. Muntazam bir görüntü yok. Gayri muntazam. Hem park anlayışları yok hem de işçilik çok kötü. Sadece adı park. Ve sadece mevcut 2-3 ağacı kapsayan bir park... Uğur kırtasiyenin önündeki koskoca alan da keza. Ağaçların çevresine de akıl almaz kabalıkta beton kare çerçeveler yapılmış. Estetik duygusundan bu kadar yoksunluk olur! Milyonlar harcanacağına basit bir mahalle bahçıvanına bu işi verseler, çok daha güzeli ve gerçeği yapılırdı.

Yeşil, yani gerçek parklar insanlara nefes alma, gölgelenme olanağı sağlayan yerler olduğa kadar, estetik bir görünüm de sunarak gözümüzü, zihnimizi rahatlatırlar. Yeşilin, ağacın, insana ve doğaya faydasını anlatmaya gerek yok, herkesce malum. Bir tek belediyelerimiz hariç. Bu parkları çizen mimarlar, onaylayan "büyükler" hayatlarında hiç Türkiye'de ya da yurt dışında park görmemişler midir? Gerçekten meraktayım, böyle birini görsem ilk soracağım soru olacak. Fakat bizler de mahalleli ya da vatandaş olarak hiç bir şeye hiiiiiiç sesimizi çıkarmıyoruz. Her alanda kalitesizlik...